12 Şubat 2011

Bir zehirlinin hikayesi.

   Bu yazıyı aklımda kurguladığım sırada lanet olası midemin bulantılarından henüz kurtulmuş, spazmlarıyla cebelleşirken yatağımda yatmaktaydım. -Ne akla hizmet bilmiyorum, işim yok bunu düşünmüşüm- Evet! Evet, evet, evet! İtiraf ediyorum açım. Çoğaçım. Ama bana da acımalısınız. Annem çalışıyo, babam çalışıyo -Gerçi babam çalışmasa da ondan ne gibi bi fayda sağlamayı düşünüyorum o da muamma ama- 10 yaşındaki kardeşimin eline bakıyorum. O yaparsa yiyorum o yapmazsa yemiyorum. Sebebi? Sebebi bi bok yapmayı bilmiyorum da ondan!! Böyle bildiğin, yemekten haberim yok. Çay demlemek falan. -Oha dur evde kalcam. Yok yok şey yapabiliyorum. Harika sosis yaparım. Salçalı. Bi de şey... şey ya şey işte. Hay ben senin...- Neyse işte efenim, bu sebeplerden ötürü, ben genel olarak açım. Kardeşim de yapmıyo artık. ''Bana ne öğren'' falan diyo. Bi ergen ruh halleri falan. Kırıcam ağzını yüzünü...

   Neyse. Genelde açım evet ama... Kokoreç yememin sebebi vallahi o değildi ya. Çok canım çekiyodu ne zamandır. Ay canıma tüküreyim. Canımın istediği taraflarını eşşek arıları sokaydı da yemeseydim. Ya ben ne bileyim ya. Lanet olsun lanet.

   Efenim. Hikaye şu: Sinemaya gittim. Kardeşim ve arkadaşını da götürdüm. -Aşk Tesadüfleri Sever'e tabii ki. O kadar güncelim yani.- Sonra sinemadan çıktık. Sonra gittik Şampiyon Kokoreç'e. Onlar döner aldı. Ben kokoreç -tabii ki bi zıt olacam, olmazsam götüm patlar!- aldım. Sonra eve geldik, ben internete baktım, sonra çok toktum bi halt yemedim yattım.

   Sonra, aa uyandım. Ama bişey tersti. Sabah değildi. Karanlıktı. Hayır ya, o da değildi. Bişey vardı. Bişey... -Soslu makarna, evet bir de onu yapabiliyorum.- ama neyy? -ney değil zurna, ııy tamam tamam- Midem bulanıyodu. Evet tanım buydu. Ama çok, çok, oldukça çok bulanıyodu. Uzun bi süre bununla cebelleşmeye çalıştım. Olmadı. Tuvalete gitmeye karar verdim. Ama ne yapacağımı bilmediğim için öyle gittim geldim. Asıl olaya odaklanmak istemiyordum. Çünkü onu yapınca içim dışıma çıkıyo ve ben bundan nefret ediyorum. Ama iş ciddiye binmeye ve artık kendime hakim olamamaya başlayınca, bu işin farz olduğunu anladım ve gittim oturdum klozetin başına, kustum.

   O da ayrı bi tantana. Kusuş o kusuş. Daha sabaha kadar 5 posta daha kustum. Aman ne güzel. Kimse de uyanmıyo. Gacırtı yapıyorum, gucurtu yapıyorum, ''Anne kızın hasta olduu, gel nazlaa'' diyorum, cıık. Yok. Kimsecikler de tık yok. Şimdi hatırlıyorum da... O sırada sevgili Berk'e ''ölürsem kabrime gelme istemem'' tarzı bişey yazmıştım. O sıralar saat 03.35 idi. Malumunuz 3 saatlik uykuyla geceyi bitiren ben, ertesi sabahta kusma girişimlerim nedeniyle uyuyamadım. Hatta gün boyu uyuyamadım. Yatamadım, kalkamadım da. O nasıl bir ağrıdır abi yaa. Televizyonda yataklarında rahatça dönebilen insanları görüp ağladım. Binbir Gece'de Onur'la yapıp yapmamak arasında kalan Şehrazat'a ''siktir lan ağlama zır zır senin miden bulanmıyo bile'' dedim. Vallabilla yaptım yani. Bi ara tuvalete gittim. Bitkin bir halde orada uyuyakalmışım. Yerde, klozetin tepesinde.

   İşte. O günü öyle bitirip gece bu yatağa yattığımda da, birden bire kendimi aklımda bu yazıyı kurgularken buldum. Zehirlenmemin kaynağına gelince... Kokoreç ile kokoreçin içine dayadığım yarım çay bardağı pul biber ve üzerine yediğim acı biber turşularının mideme ettiği eziyet arasında gidip geliyolar. Bilemiyorum.

   Tek bildiğim 30 yaşıma kadar kokoreç ve döner yüzü görmek istemediğim. Hatta adını bile duymak istemiyorum. -Yeteer, duymak istemiyorum, yeter!-.

8 Şubat 2011

Bücürlük...

   Şimdi ben bunu yazıyorum ama kendi yaşımgillerden bi kızcağız bunu yazmış olsa da ben de okusam ''Ulan daha 17 yaşındasın ne gördün ki gerizekalı? Ergen misin nesin kime bu atarın?!'' derdim. Ama... Ne olursa olsun, kaç yaşımda olursam olayım, özlediğim tek bir şey olacak. Ne eski sevgilim, ne ilk aşkım, ne de kaybettiğim en değerli bluzum... Sadece ama sadece, her yaştan insanın tek seferde verebileceği tek bir şey olacak; ''Çocukluğum''. Çünkü...

   Çünkü hayat, oyuncak bebeklerimin suratını tükenmez kalemle çizerken, Barbie'lerimin dudaklarını annemin rujuyla boyamaya çalışırken basitti.
   Çünkü hayat, sırf ''Gemilerde Talim Var''ı söylüyor diye Beyazıt Öztürk'ü şarkıcı sanarken komikti.
   Çünkü hayat, saçımı çektiler diye ağlarken acıtandı.
   Çünkü hayat, bebeğimi yere attığı için ona tükürürken saldırgandı.
   Çünkü hayat, sakızımı çıkarıp oraya buraya yapıştırırken umarsızdı.
   Çünkü hayat, tozlu yerlerde dolaşıp hastalanınca da anne diye ağlarken ikiyüzlüydü.
   Çünkü hayat, çocuğun öpüşerek falan yapıldığını sanarken saftı.
   Çünkü hayat, legolardan kule yaparken heyecanlıydı.
   Çünkü hayat, annem bana çikolata alacağı için sevinçliydi.
   Çünkü hayat, şarkıları ezberlediğimi düşünüp kendimce uydurarak söylerken havalıydı.
   Çünkü hayat, büyüklerimden duyduklarımı kızlara satarken bilgiliydi.
   Çünkü hayat, doğum günü partime tüm sınıf katılınca sosyaldi.
   Çünkü hayat, tuvaletimi söylemenin neden bu kadar önemli olduğunu sorduğumda ''Artık büyüdün, koca kız oldun'' demelerine rağmen laflarına karışınca ''Sen sus bakıyim, daha küçüksün her şeye karışma öyle'' dedikleri için gıcıktı.
   Çünkü hayat, patates kızartmalarının bittiğini öğrendiğimde mutsuzdu.
   Çünkü hayat, kızların dersleri olduğu için dışarı çıkamadıklarında sıkıcıydı.
   Çünkü hayat, yakar top oynarken hıslıydı.
   Çünkü hayat, hulahop çevirmeye çalışırken azimliydi.
   Çünkü hayat, annem bana kereviz yedirmeye çalışırken mide bulandırıcıydı.
   Çünkü hayat, annemin kremlerini, makyaj malzemelerini sürünürken meraklıydı.
   Çünkü hayat, ailece gezmeye çıktığımızda bana dondurma alırlarken huzurluydu.
   Çünkü hayat, kavga olduğunda kızları savunurken sadıktı.
   Çünkü hayat, çöpün başında kalem açarken makaraydı.
   Çünkü hayat, gömleğimizin yaka düğmesi kapalıyken örnekti.
   Çünkü hayat, sevmediğim yemekleri peçetenin arasına sıkıştırıp çöpe atarken üçkağıtçıydı.
   Çünkü hayat, battaniyeleri dolap kapakları arasına gerip çadır kurarken eğlenceliydi.
   Çünkü hayat, bakkal ''Şurdan bi sakız al'' derken beleşti.
   Çünkü hayat, voleybol maçını erkekler aldığında alçaktı.
   Çünkü hayat, yarım metre enindeki yolda bisiklet yarışı yapmaya çalışırken zordu.
   Çünkü hayat, annem sarılırken ''Annecim seni seviyorum de bakıyim'' dediğinde tekrarlarken sevgi doluydu.
   Çünkü hayat, en sevdiğim renk pembeyken tutkuluydu.
   Çünkü hayat, takım elbise giyince babama hayran kaldığımda aşıktı.
   Çünkü hayat, bisikletten düşüp ağlaya ağlaya eve giderek anneme yaramı gösterdiğimde nazlıydı.
   Çünkü hayat, bisikletimin tekerleği fosil olduğunda pislikti.
   Çünkü hayat, anneme ''Yemiyyceem'' derken inatçıydı.
   Çünkü hayat, annemle kavga etsek bile gece korkmayayım diye beni yatırmaya geldiğinde karşılıksızdı.
   Çünkü hayat, öğretmene ''Ödevimi evde unuttum'' diye ağladığımda saçımı okşarken anlayışlıydı.

   Çünkü hayat, büyüyüp dert üstüne dert binmeden önce, ergenlikte saçmalamadan önce, bişeylerin farkına varmadan önce, omzumdaki tek yükün okul çantam olduğunu bilmediğim günlerde güzeldi. İnsan bunu çok sonradan fark ediyormuş halbuki... Her şey en basit haliyle bize sunulmuşken biz annemizin topuklu ayakkabılarını giyip babalarımızın tıraş köpüklerine bulanarak büyümeye çalıştık. E insan elindekinin kıymetini hep kaybedince anlamıyor mu zaten?!

15 Ocak 2011

Artislik taslama işte len!

(Not:Bu ne bir kız ne de bir erkek için yazıldı. Herkes kendi üzerine alınsın.)
   Bilmiyorsun, bir gün hiç beklemediğin bir anda başına gelebilecek bişey anlatıyorum. 
   Şimdi sen ortalıklarda ”O neymiş yeaa, yalan onlar boş iş” diyosun ya…
   Okuduğun yere, çalıştığın işyerine, ortak bir yere işte, ya da oturduğun kafeye, yemek yediğin restorana, kaldığın otele, ”O” gelecek.
Kendi çapında takılırken, saniyenin 64’te biri sürede göz göze geleceksiniz, sen umrunda olmadan kafanı çevireceksin, o da çevirecek. Sonra senin kafanda o ”click” duyulacak. 1 saniye dolmadan tekrar dönüp ona bakacaksın. Bakacaksın. Sonra ”amaan” diyip kafanı çevireceksin. O an önünde ne varsa onunla ilgilenmeye çalışacak, aynı zamanda da onu kontrol etmekten kendini alamayacaksın. Sonra o, senin ona baktığını farkedip sana bakmaya başlayacak. Yanında arkadaşları varsa gizliden seni onlara söyleyecek. Arkadaşları çaktırmadan dönüp sana bakacak. Utanacaksın. Kafanı çevirip bir daha bakmayacağına söz vereceksin. Ama bu sefer o seni kesmeye başlayacak. Bunu farkedecek ve sende bakacaksın. Bakışacaksınız işte. Elektrik mi dersin, kıpırtı mı derdin, ben bilmem. Artık nasıl tanışırsınız onu da bilemem.
   Ve hazır ol! Herşey böylece bitmiyor. Onu her gördüğünde kalbin kaburgalarını parçalayıp dışarı çıkacakmış gibi hissedeceksin. Karnının kelebeklerle doluştuğunu, eline dokunda sıcaklığın seni cehennem ateşi gibi çarptığını, Kasım’da değil on iki ayda aşkın başka olduğunu anlayacaksın. Ona bir şey anlatırken dilinin birbirine dolandığı, söyleyeceğin şeyi unuttuğun, bazen söylediği ”pırasa” ya da ”otomobil” gibi sıradan kelimelerin bile sanki bir ozanın dillerinden dökülüyormuş gibi ahenkle dudaklarından çıktığını farkettiğin günler gelecek. Arkadaşlarını onun için sattığın, türlü yalanlar söyleyip ”Yalan kötüdür, cıss” kuralını yıktığın günler gelecek. Hava yağmurluyken sakin ama huzurlu bir sevgili olacaksın. Hava güzelken, nasıl bir sevgili olursan ol, kendi içinde daha bir sevinçli olacaksın, kalbin daha bir heyecanlı olacak. 
   He, herşey günlük gülistanlık’ta olmayacak elbet. Kavgalarınız olacak, ciddi ya da salak sepet şeyler için… Tripleriniz olacak, ”Çok kıskanıyo” diyeceksin, ”Herşeye kızıyo” diyeceksin, ”Abartıyo” diyeceksin, ama yine de seveceksin, sebepsizce, hiç bir şeyi takmadan, bıkmadan, usanmadan, ilk günkü gibi… Çünkü aşk budur abi… İyi günde kötü günde, kavgada barışta, soğukta sıcakta, hep onu göreceksin. 
   Ama şunu unutma, sevdiğin kadar sevileceksin. Bir insanın baş üstünde de olabilirsin, bel altında da… Yüreği de olabilirsin, küreği de… O yüzden, dikkatli ol, karşındakini iyi seç, ama ilk önce kendini belirle, asla boşlukta olma, asla başkası olma, asla karşındakini kaybetme… Karşındaki kaybedilmemeye değecek biriyse…